Mandala

Uzun uzun yazmak, içini dökmek kağıda (burada kağıt ekran oluyor) ne kadar iyileştirici. Üstüne üstlük seni okuyan birilerinin olduğunu bilerek yazmak ise oyunlardaki fazladan gelen hediye puan sevincini yaşatıyor. Daha önce de yazdığım okuduğum gibi, ne çok ihtiyacımız var onaylanmaya, sevilmeye. Varsın olsun. Bunu duymak, bilmek bizi hayatta tutuyorsa (ki sevgidir sebeb-i hayatımız), bilelim, duyalım ne çıkar. Bundan da mahrum etme kendini artık.

Öyle bir psikoloji inşa ettimki(?) kendime çocukluktan itibaren, mutluluk, sevinç duygusu hak edilmesi zor, çok zor; gösterilmemesi gereken, kendi içinde yaşaman gereken bir duygu. Sebebi, sebepleri ne olursa olsun -aile, yetiştirilme biçimim, sosyal çevre, kolektif hafıza vesaire- böyle bir benlik algısı içinde var olup duruyorum. Bu öyle tehlikeli bir durum ki, başkası tersini yaptığında, mutluluğunu, sevincini, hayatla olan tutkulu ilişkisini özgürce ifade ettiğinde içindeki öfke volkanları devreye giriyor hemen. Burada hedef diğeriymiş gibi görünüyor ama, (bence) kendine öfkeleniyorsun. Yaşayamadığın, ifade edemediğin duygularına yönelik kızgınlık yakıyor içini. Engellediğin sen, sana öfke kusuyor öteki üzerinden. Çok acayip.

Diğer yandan inanıyorum ki içinde bulunduğum bu durum, psikolojik bir bozukluk, sapma değil. Hatta normal. Çünkü toplumun geneli böyle, hatta çoğu daha da tepkisel yaşıyor bu hali, benim gibi içinde değil dışında patlatıyor volkanlarını. Çeşitli sebeplerden lanetli bir toplum olduğumuzu düşünüyorum artık, sanki bu cennet yaşamı cehennem tadında yaşamak/yaşatmak için gelmişiz bu dünyaya, ne acı. Oysa etrafına sevgiden, sevinçten, mutluluk duygusundan kaynaklı zarar vermen pek mümkün değil (coşkunluk ve esrikliği ayrı tutuyorum tabii). Öyleyse niye böyleyim, nereden edindim bu tavrı, neden bırakamıyorum kendimi duygunun yalın haline. Rasyonel zihnin her şeyi denetim altında tutan, kontrol manyağı tavrı niçin daha güvende hissettiriyor beni?

Duygular, ah şu duygular. Onlar hassastır ve incinir çünkü. Yumuşak etin, kalın kabuğunun altında kalmalı, incinmemeli. Duygular zayıflığındır, senin en hassas olduğun yerlerindir, oraları bilirlerse, onu incitmekten çekinmezler… Hangi rüzgar taşıdı bahçeme bu tohumları da yeşerdiler, ne vakit büyüdüler. Oysa ne güzel yazmış Fatma, yazıyla soyunmak derken, her halini dökmek, göstermek çekinmeden. Kime? Önce kendine. Kendinle helâlleştiğin zaman, herkesle helâlleşiveriyorsun. Kendi karanlığına, gölgene bakıp onu her hali ile kabul ettiğinde, herkesin gölgesi aydınlık oluveriyor sanki.

Benim de hocalarımdan ve yoldaşlarımdan aldığım ilhamla yaptığım şey bu aslında, her yazdığımda. Bu nedenle sevilmenin, takdir görmenin ötesinde şeylerin peşinde koşuyorum sanki bu satırlarda. Kendime kendimi ifşa ediyorum. (Farkettim de devrik cümle kurmayı seviyorum ben, her ne kadar kaçınmaya çalışsam da j) Yazdıklarım defalarca düşünmüş olduğum şeyler. Ancak düşünmek ile yazmak arasında çok ciddi bir ayrım var. Düşünceler suya yazılan yazılar gibi, oysa yazı bambaşka bir mukavele kendinle imzaladığın. Sonraları önüne gelip okuduğunda, gelecekteki haline geçmişten yazdığın mektuplar misali. Gelecekteki o okumalarda yazılanlara, hallere zihin tarafından yine etiketler yapıştırılacaktır ama o da o günün konusu olacaktır zaten.

Hayatımda çok şanslı olduğumu düşündüğüm bir alanım vardır benim. Çevrem çok güzel insanlarla çevrilidir. En yakınımdakinden, arada bir görüştüklerime kadar. Çoğunluğu da ilham kaynağı olmuştur, olmaktadır bana. Hepsinden bir şeyler araklar eklerim heybeme, hırsızlık gibi değil ama. Bununla birlikte çoğu zaman kendimi “tam” hissettiğim anlarımı da, bu insanlarla yaptığım “çemberlerde” yaşadım, yaşarım. Çember kültürü benim için kadim toplulukların, ya da bugün kolektif yaşayan bir çok topluluğun en önemli edimlerinden biridir. Herkesin şifa bulduğu, herkesin kendini ortaya döktüğü bir alan. Budist rahiplerin tek tek döktüğü rengarenk kum tanecikleri ile yapılan, günlerce süren mandalaları bilir misiniz? Son kum tanecikleri de dökülüp harika mandala tamamlandığında, bütün kumlar dört bir yandan birbirine karıştırılarak mandala bozulur. Bütün renkler tek bir renge dönüşür, ten rengi gibi, kum rengi gibi olur. Sembolik olarak her şeyin mükemmel ama geçici olduğunu, her şeyin sonsuzlukta bir arada olduğunu, bir bütüne ait olduğunu ifade eder. Bana göre bu çemberler tam böyle bir şey. Herkesin herkese karıştığı, herkesin herkesteki kendini bulduğu, gördüğü, içselleştirdiği zamanlar. Bütün evrenle bir olma, bir bütünün parçası olduğunu hissetme hali olan halin bir fragmanı varsa, buralarda onu bulmak çok mümkün oluyor benim için. Bu blogda yaşadığım şey de böyle bir his oluşturmaya başladı, var olun sangha.

Yoga mı? : ) Her gün devam tabii ki. Her gün kendine has hediyeleriyle, yükleriyle geliyor. Tıpkı sizinkiler gibi. Kendimi zorlamadan, ama zorun içinde kaldığım süreleri uzatarak. Varılacak bir hedef yok, ama yürünecek yol hep var. Yolunuz açık olsun.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s